Merhaba,
Bu ay konumuz “Yönetişim ve Ölümsüzlük”.
Meslek hayatım boyunca “Bir vakıf kurmak istiyorum” diyen ve bu konuda görüşlerimi merak eden birçok kişiyle tanıştım, görüştüm; bazılarıyla da -ne mutlu bana ki- çalışma fırsatı buldum. Bu gruba, hâlihazırda kurulu vakıflarını yeniden düzenlemeyi arzu eden kişileri de ekleyebilirim.
Bu ikinci grupta yer alan çok sevimli -ve oldukça yaşlı- bir amcamız yıllar önce, henüz Vehbi Koç Vakfı Genel Müdürü iken, benimle temas kurdu ve bir görüşme rica etti. Yazlık evinde ziyaret ettiğim “Bey Amca”mız kendisi gibi hiç evlenmemiş ve çoluk çocuğa karışmamış merhum kardeşi ile hatırı sayılır bir servet biriktirmiş, bir vakıf kurmuş, okullar yaptırarak ve burs vererek memlekete hizmet ediyordu. Derdi “kendinden sonra” vakfa ne olacağı idi. Benden beklentisi de benim -ya da Vehbi Koç Vakfı’nın atayacağı birilerinin- vakfında görev almasaydı.
Bey Amca’ya bunun mümkün olmadığını ama kendisine yardımcı olmak için bir şeyler düşüneceğimi söyledim ve yanından ayrıldım. Dönemin TEV Genel Müdürü, arkadaşım Yıldız Günay’ı aradım, durumu anlattım. Aklımdaki formül “Bey Amca Vakfı” yönetim kurulunun tasfiye kararı alarak tüm mal varlığını TEV’e -şartlı olarak- bağışlaması ve vakfın da TEV bünyesinde aynı adı taşıyan bir “şartlı bağış fonu” olarak hayatını sürdürmesiydi. Yıldız’la prensipte mutabıktık, hukukçularla görüştük, onlardan da -Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün de ikna olması koşuluyla- olumlu görüş aldık.
Fikrimi ve yaptığım görüşmeleri aktardığım Bey Amca biraz düşünmek için süre istedi, birkaç gün sonra beni arayarak “Erdal Bey evladım, müteşekkirim ama ben vakfımın ilelebet yaşamasını arzu ediyorum” dedi; vakfının kendisinin değil, aynı adı taşıyan özel bir fonun ilelebet yaşama düşüncesi / ihtimali ona yeterli gelmemişti. Bu görüşmeden birkaç yıl sonra vakfın kuruluşundan itibaren işin içinde olan bir yönetim kurulu üyesinin suistimal nedeniyle istifaya zorlandığını öğrendim. Bir kurumu “ebed müddet” yaşatmak hiç kolay değildi.
Bir aileniz yoksa ya da ailenize -veya ailenizin geleceğine- güvenemiyorsanız adınızı taşıyan vakfın sizden sonra da doğru bir şekilde yönetilmesini -böylece, belki de, ölümsüzlüğe biraz yaklaşmanızı- nasıl garanti altına alırsınız? Sizi daha fazla yormadan cevap vereyim: Alamazsınız! Bulabileceğiniz en iyi çözüm riskleri minimize etmektir.
Bunu yapabilmenin yaygın yöntemlerinden birisi, en azından eskiden, yönetim kurulunuzu kısmen ya da tümüyle saygın bir başka kurumun atayacağı üyelerle oluşturmak idi. Aslında Türk vakıflarındaki geniş “Mütevelli Heyet” organını da bu kategoride değerlendirebiliriz. Bu konudaki fikrimi sadık okurlar biliyor, tekrar etmeyeyim.
“Saygın kurum” çözümünün iki açmazı var: Birincisi bu kurum bu külfeti kabul edecek mi? Hadi diyelim bugün etti, gelecekte de buna devam edecek mi? İkincisi kurum acaba gelecekte de “saygın” olmayı sürdürebilecek mi? Örnek verelim: Bir devlet üniversitesinin çok başarılı, okuluna da önemli destekler vermiş bir mezunusunuz. Kurduğunuz, kendi adınızı taşıyan vakıfta Rektörün -veya atayacağı bir yardımcısının- sizden sonra başkan olmasını planladınız. Vefatınızın üzerinden yirmi yıl geçti, sene 2026, ülke Türkiye, devlet üniversitelerinin hâli ortada… Buyurun buradan yakın!
Toparlayalım; size saygın bir “ölümsüzlük” bahşedecek bir yönetişim formülü yok. İş eninde sonunda toplumun, kurumların -ve kişilerin- ne kadar ahlâklı olduğu / olacağı sorusuna düğümlenip kalıyor. Siz de bir vakıf kurmayı düşünüyorsanız hedefinizi gerçekçi bir şekilde belirleyin ve riski minimize etmekten fazlasını hayal etmeyin.
Mayıs ayında görüşmek üzere…